Mor Koyun

2010/10/25

| 6 yorum
Uyusun da büyüsün ninni, paldır küldür yürüsün ninni.
Çocuk olduğum zamanlarda, televizyonda izlediğim bebe filmlerinden fazlaca etkilenirdim. O filmlerde çocuk uyuyamadığında annesi ya da babası sıpanın yatağının yanına çömer, ondan koyunları çitten atlatmasını ve atlayan koyunları saymasını isterlerdi. Üç ya da dört koyun çitin beri tarafına hoplayarak geçtiğinde bizim sıpa çoktan uyumuş olurdu.
(uyurken, sarıldığı peluş ayı tarafından bir sabah yenilesi sıpa, mahvetti gecelerimi)

İşte ben de çocukken uykum olsun olmasın, koyunları engelli maraton yarışına hazırlarcasına, hunharca motive eder, en iyi otları yedirir ve canları çıkana kadar irili ufaklı çitlerden atlatırdım. Bazıları çok başarılı olurdu ve onları farklı antremanlara tabii tutardım. İşte mekik olur, şınav olur, komanda yürüyüşü olur.

Hiç unutmam sol gözü siyah geri kalan her yeri mor bir koyunum vardı. Mor Koyun türküsünden haberim olaydı o zamanlar, telif hakkımı sonuna kadar arardım.
Neyse, benim mor koyun o kadar azimliydi ki, çitleri ikişer üçer atlıyor, 100 metreyi 7 saniyenin altında koşuyordu. Onu Gazi Koşusuna soktum. İkinci geldi ve bana yüklü miktarda para kazandırdı. Ordan gelen parayla uzaktan kumandalı çit yaptırmıştım diğer koyunlara. Hepsi bu değişikliğe sevinmiş, çocuklar gibi şen olmuştu. Ne günlerdi be.

Fekat büyüyünce işler değişiyormuş hanımlar-beyler. İşte o sabah 06:32 sularında uyuma zorluğu çekince, dur koyun atlatayım çitten dedim. Hem eski günleri yad eder, koyunlarımdan hala hayatta olanlar ile hasret giderir, yenileri ile tanışırdım. Yani hesapta planlarım bu yöndeydi.
Hemen gözlerimi kapayıp, vazifemi yaptım.! Dur bu başka bir hikayeydi. Koyun yoktu orda.
Gözlerimi kapadım, koyunlarımın ve uzaktan kumandalı çitlerimin olduğu çiftliğe kendimi ışınladım ama zihnimde beliren görüntü hiç tanıdık değildi. Benim çiftliğimde, talim alanımda yeller esiyordu. Okul yaptırılmıştı oraya. Üstelik “ Sol Gözü Siyah Geri Kalan Yerleri Mor Gazi Koşusu İkincisi Medarı İftarımız Şampiyon Koyun Endüstri Uzun Atlama İlk Öğretim Lisesi” isminde. ( breh breh)
Ulan dedim içimden, madem benim çiftliği yıktın, yerine okul yaptın, düzgün bir isim koyaydın pezevenk. Okulun adını yekten söyleyen çocukların direkt master eğitimine alınması gerekir. Nasıl sinirlendim anlatamam. Küfür kıyamet saydıra saydıra okulun bahçesinden girdim içeriye. Kapıda bir görevli belirdi. “Ne kadar çimento gitti bu okula hacı dayı” şeklinde, onu etkisiz hale getirecek bir soru ile ilk hamlemi yaptım. O’ndan bir karşı atak gelmeyince, bana bir çay getir dedim ve kapı kapanmasın diye önüne konan tabureyi çekip üzerine oturdum. İlginçtir, tabureyi aldığım halde kapı hala açıktı. Enteresan.
Neyse, görevli çayı getirdi, oturduk içtik. Köyünden bahsetti, yani bi köy lafı geçti arada, hiç bişi anlamıyordum anlattıklarından, tam olarak nece konuştuğunu çözememiştim. Sanırım ibranice-türkçe kırması bişeydi. Gülünce komik bişi herhal anlattığı diye güldüm, biraz coşunca “vay anasını ya, ciddimisin arkadaş” dedim. Çayım bitti, görüşürüz dedim, o bişiler dedi el salladı, ben de ona salladım bişiler ve ordan uzaklaştım.
Efenim işte sorun tam bu noktada başladı!
Çocukken alıştırıldığım hazırcılık, o zamanlar da gözlerimi kapatmam: önceden kurulmuş, çitleri çekilmiş, içinde zıplamaya hazır eğitimli koyunları olan bir çiftlik görüntüsünün gelmesi için yeterliymiş.
Şimdi ise bırakın o çitleri, koyunları, çiftliği, bunları yapabileceğim uygun bir arazi de bile bulamamıyorum kendimi.
Ama azimliyim. Koyunlar o çitten atlayacak aga. Bunun lami cimi yok.
Haydiii başladım uygun arazi arayışlarına. Büyüdüm ya artık. Öyle hazıra konmayı yediremiyorum kendime.
Uzun uzun elimde sopa, sağa sola sallarayak dolanıyorum. Birkaç kullanılmayan çiftlik buldum. Kimisini restore etmem gerekeceğinden ve yenisini inşa etmekten pahalıya geleceği için, kimisini sallanan bir tabelaya sahip olduğu için beğenmedim. Ee sallanıyor abi tabela, illa ki birisi ölür orda. Kimisini de sahibi ile para konusunda anlaşamadığımız için almadım.

Derken, böyle gölümsü bir su birikintisinin yanında, küçük pembe panjurlu pencereleri olan, tamamen şeker, un, ve yumurtadan yapılma, sonradan Hanzel ve Kraker isimli iki şapşal kardeşin sahip olduğunu öğrendiğim çiftlik evini ve güzel arazisini gördüm. Hemen koştum vardım kapılarına. Dedim müdür satın burayı bana. Olumlu yaklaştılar ama fiyatı çok yüksek tuttular. Yapıştım Hanzel’in eline, başladım hızlı hızlı, birimizden birinin omzu yerinden çıkana kadar aşşa yukarı sallayarak pazarlık tokalaşmasına.
Kurban bayramlarından alışık olduğum üzere iyiyimdir bu konuda.
Hanzel fazla dayanamadı, “Kolum ağrıdı ulan, satmıyorum” diyerek teklifimi geri çevirdi. Ağız burun dalmamak için zor tuttum kendimi.

Bu iki şapşalın çiftliği, böyle kocaman çam, meşe, kavak ağaçlarının olduğu bir yerdeydi. Bu yüzden değerliydi, pahalıydı ama cepte o kadar nakit yoktu. Ee ormanda post cihazını bulmakta olacak iş değildi.

Türk’ün aklıyla baş edilebilir miydi? peaah. Planları yaptım. “Sol Gözü Siyah Geri Kalan Yerleri Mor Gazi Koşusu İkincisi Medarı İftarımız Şampiyon Koyun Endüstri Uzun Atlama İlk Öğretim Lisesi” nin kapıdaki görevlisinden bir bidon benzin aldım. Geceyi de onun yanında yere döşşek serip kanepede uyuyarak geçirdim. Ertesi gün kahvaltı, öğle yemeği, pisiklet ile doğa gezintisi derken akşamı ettim. Yine onun el, benim bi şeyler sallayarak vedalaşmamızdan sonra, çok defa gazetelerde duyduğum, televizyonda okuduğum gibi, verimli arazileri kundaklayıp, çorak bir hale getirip, sonra iki kilo peynir fiyatına alma stratejisini uyguladım.
Gece,  yanan meşe ve çam ağaçları sayesinde günlük güneşlik oldu. İliklerime kadar ısındım.
Üç gün sonra yarım kilo zeytin + bir somon ekmek fiyatına o çiftliği aldım.
Hemen tulumları giyip, kaputu açtım ve yağ kaçıran mustang amblemli doğan eseliks marka arabanın tamirine başladım.! Dur ya gene karıştırdım. Uykusuzluktan efenim, mazur görmek gerek.
Hemen tulumları giyip çitleri yaptım. Komşu çiftliklerden üçer beşer koyun çaldım. Ve özel zıplama timimi oluşturdum.
Ama zamane koyunları öyle böyle değil hanımlar-beyler. Baş etmek, eğitmek çok zor.
Birini elimde kırbaç, koyunun ağzında pinpon topu, çitten hoplaması için eğitirken, beri tarafta sevişen koyunlar mı dersiniz, ayna karşısında süslenen mi, otuna çimenine pişpirik oynayan mı...

Denedim, çabaladım, çırpındım ama olmadı. Eğitemedim. Vaz caydım.
“Sizin en iyinizi kebap 69 da, beyti olarak, iskender olarak yedim ulan ben” diyip, elime geçirdiğim taşı, sevişen o arsız koyunlardan birinin kafasına atıp gözlerimi açtım.

Uyku öyle bir şey ki hanımlar-beyler;
Uykum kaçtı, kaçar.
Uyku tutmuyor, tutmaz.
Uykum geliyor, gelir.
Uykum gelmiyor, gelmez.
Uykuya doyamadım, doyulmaz.
Vücudumla barışıkım, la bi z..tirgit...

Uyku üzerine en iyi lafı Er Ryan’ı Kurtarmak filminde ki Er Daniel Jackson karakterini canlandıran  Barry Pepper söylemiştir.
“ Uyku, ona direndikçe ruhunu esir alan kadın gibidir”

De haydi direnişe geçtim  ben..

( Belki İspanya'da boğa boynuzu yiyen noksanları sayarım, işe yararsa size de tavsiye ederim sonra) ( M.A.S. )

Adı Sen

2010/10/22

| 4 yorum
Bu koku;

Gül, yasemin, karanfil, nergis gibi çiçeklere ait değil.
Zencefil, süsen, vetiver köklerine,
limon, portakal, bergamut gibi meyvelere,
sandal, çam, sedir ağaçlarına,
defne, okaliptüs lavanta yapraklarına,
tarhan, adaçayı, kekik gibi bitkilere de ait değil.
Bu koku;
O nu yapan ellere, bulan beyinlere, oluşturan kimyasallara, moleküllere de ait değil.

Bu koku sana ait.
Adı sen.

Bize dair bütün anılar geldiğinde birer birer aklıma,
hepsinin üzerine kokunla,
usul usul sinen,
yalnızca ve daima sen.

Önce kokun, sonra sen. 
Kokun benliğimde aslında sen iken,
yokluğun ile her kokuyu birbirine karıştıran,
yalnızca ve daima ben.

azad et artık...

( M.A.S. )

Kadın olmak istemiyoruz. Ama !!!

2010/10/21

| 19 yorum
Efenim kadında özellik erkekte güzellik demiş büyüklerimiz.
Yani böyle deseler daha iyiymiş. Aksi halde CV’lerine özellik ekleyebilmek uğruna  bir yiğidi daha dambıllara, büzük aleti kurslarına, teknolojik dergilere, tornavidalara penselere kurban verebiliriz.

Yok kol kasımın ölçüsü 56 cm olmalı, işlevselliğim beş sevilmeyenli denklem kadar merakla karşılanmalı, baklava dilimlerim Bolulu Hasan Emmi’yi hasetinden ortadan üçe yarmalı, çıktığım dağ sayısı 234‘ e ulaşmalı , geçtiğim ateşli çemberde yanan kıç kıllarım ile üç ev ısınmalı, son oyunum  “firenginin düdüğü”  nde ki performansıma 76 hatun ayılmalı-bayılmalı, elimde gitar varken sol ayağım keman çalmalı, blogumdaki her yazım üç blok ders uzunluğunda okunmalı, ıssız adam adaya düştüğünde yanında beni arzulamalı.. Derken aha da gitti bir yiğit daha.!
Şimdi ;  
zillus willus
Sayın bilmem ne, falanca konuya gösterdiğiniz filanca hassasiyetten dolayı size elimdeki bütün Şükran isimli hatunları sunuyorum. Fekat bir maruzatımız daha var size. Bu yüzden lütfen o hediye olarak gönderilen hatunların hepsini paketleriyle geri gönderiniz. Çevirdiğiniz o hulahopları da yerine bırakınız, zira sizin mevkinizde bir insana hiç yakışmıyor. O nedir öyle ya, gay mısınız ? (Burada hulahop çeviren erkeklerin gay olarak gösterilmesine lütfen tepki gösteriniz ey okuyucu kesimii) Size bir önceki şiirimde de değdirdiğim gibi, biz erkekler güzellikleri ile anılmak, beğenilmek ve barnak ile gösterilmek istiyoruz artık. 
Özelliği bol hatunlar tarafından, tenha mekanlarda, izlenmeyen filmlerin gece seansların da, boş evlerde, karanlık ve tırım tırım tırstırıcı park-orman köşelerinde, masa altların da, cafe helalarında, soyunma kabinlerinde tacizlere uğramak istiyoruz.
Berber Cahit Abi’nin yanından çıkıpta, ilk karşılaştığımız erkek arkadaşımız ile, yeni saç modelimiz hakkında saatlerce konuşmak, vitrinlerinde “ Her şey 5 lira 10 lira” yazan mağazalara saldırmak, sıkça depresyona, nadiren stadyuma girmek, bir kadeh şarapla leyla, biraz nutellayla sindirella olmak istiyoruz. 
Tabure üstünde bile bağdaş kurabilmek, mum ışığı altında içilen kella paçayı romantik bulabilmek istiyoruz. 
Murathan Mungan ve Tuna Kiremitçi okuyabilmek, Atilla İlhan’ a aşık olabilmek istiyoruz. Teknolojiden anlayamamak, uzaktan kumandayı yakından kullanmak istiyoruz. 
Rahat rahat salya sümük ağlayabilmek, babamızın korkusundan “ bu akşam Haydar’larda ders çalışcaz” yalanını söyleyebilmek istiyoruz.
Bol bol aldatılmak, yeni bir ilişkiye henüz hazır olamamak istiyoruz.
İneceğimiz durağı şoföre “inceaeaek varrğğ” diyerek duyuramadığımız için kaçırmak, bir belalı kadın tarafından “ ya benimsin ya kara toprağın” diye kaçırılmak istiyoruz.
Sokağa tüküren kadından iğrenmek, kırmızıda bekleyeninden etkilenmek istiyoruz.
Kıçımızın beğenilmek için bir kriter olmasını, “damsız girilmez” yazısının “midye 10 kuruş, from by midyeci Mithat” yazısı kadar önemsiz olmasını istiyoruz.
Geceleri eve bırakılmak, bale, dans, ritmik jimnastik, buz pateni vb. uğraşlar edinmemizin cinsel tercihimiz hakkinda tartışma yaratmamasını istiyoruz.
Toplu taşıma araçlarında ayakta kalmamak, telefonumuzu max. üçüncü çalışında açamamak istiyoruz. 
“Çirkin erkek yoktur, az vodka vardır “ denilmesini, biraz göbeğin sevimli durmasını, 
sabah uyandığımız da tanınamamak, kadınlarla konuşurken bağrımızın dikizlenmesini istiyoruz.
Ruhsal dünyamızın zırt diye değişmesini, her yere yanımızda gereksiz şeylerle dolu bir çanta götürmek istiyoruz.
"Hadi amcalara göster.." şeklinde rezil bir çocukluk anımızın olmamasını istiyoruz.
Canımızın çektiği yemeği pişirmek, kötü de olsa herkese yedirebilmek istiyoruz.
Sayın bilmem ne, daha neler istiyoruz neler.

Ama asla kadın olmak istemiyoruz.!!

Konu ile ilgilenilmesini saygılarımla şey ederkene, şey edene yılan bile şey etmez sözünü size hatırlatmak isterim.
Sağlıcakla kalınız.
Bye bye...
( M.A.S. )

Hatce Nine and Others

2010/10/19

| 7 yorum

Efenim ben bir zamanlar çocuktum.
Çocuktum ve çok şiddetli bir başağrısı ile gözlerimi yeni bir güne açmıştım. O ufacık bedenimin kaldıramayacağı, dayanamayacağı ve anlamlandıramayacağı kadar can yakan bir ağrıydı başımdaki.
Çocuktum ve çaresizliğim tek silahımdı kullanabileceğim, çektiğim zaman kınından : gözyaşı olarak ateşlenen, fiziksel hiçbir zarar vermeyen, vicdanlara işlenen..
Geçmiyor ve sürekli artıyordu başımdaki ağrı.
Çaresizdim ve ağlıyordum.

Gözyaşlarım ile vicdanlarını delik deşik ettiğim, o an evde bulunan bütün aile fertlerini baş ucuma toplamayı başarmıştım. Sorular, dokunuşlar, ağzıma tıkılan haplar ve içirilen sulardan sonra dinmek bilmeyen hatta sürekli şiddetlenen başağrıma bir de mide bulantısı eklenmişti. Hamile olamayacak kadar küçüktüm. Erkek oluşumdan bahsetmiyorum bile düşünün yani. Peki neyin nesiydi bu ağrı ve bulantı.? Durumum ciddiydi ve müdahale edilmesi gerekiyordu. İlk müdahale gecikmedi!

Hatce Nine olabilir
İyi olacak hastanın ayağına iyi olmasın diye Hatce Nine getirilirmiş. Getirildi de. Hatce Nine birkaç defa hacca gitmiş , eli yüzü nurlu, ağzından sigara ve duayı eksik etmeyen bir ninemizdi. Şuan burada kimliğini deşifre edip de  utandırmak istemediğim bir aile ferdim beni hastaneye götürmek yerine Hatce Nine'yi bana getirmeyi uygun görmüştü. Hatce Nine geldi ve odada ki herkesi çıkartıp kapıyı kitledi. El örgüsü yeleğinin yan cebinden neşteri çıkarıp başımın ağrıyan kısımlarını aldı :/ yok yok böyle olmadı. Önce anestezi uyguladı. Sonra beni sırtüstü yatırdı, annemden sirkeye batırılmış bir bez istedi. Bez geldi, katlandı ve alnıma yerleştirildi. Sonra şakaklarım Hatce Nine'nin baş ve orta parmağı arasına girdi. Hatce Nine başladı beni okumaya. Okuyor, okuyor,  okuyor. O okudu benim baş ağrım arttı. O okudu, baş ağrım dayanılmaz bir hal aldı. Arttı, arttı ve birden her şey karardı.

Almanya’da yaşayan Türkler orda Türk burda Almancıdır hatta "Alamancı"dır. Almancı tanımlamasının çocuk olduğum zamanlarda, Alman takımını destekleyen insanlara ait  olduğunu sanırdım. Fenerli, Cimbomlu, Beşiktaşlı gibi. İşim buydu benim. Çocuktum ve saçma algılarım, berbat sorularım, muhteşem direksiyon hakimiyetim vardı. 

Erhan Abi'm, canım benim.. Ne zaman hastalandım yanımda hep onu gördüm. “Ulan beni mi bekliyorsun hastalanmak için” cümlesini çook işittim kendisinden. O bir Alamancıydı. Ablamın eşiydi. Uzun süre annem sandığım ablam ile evlenerek O’nu bizden alıp Almanya’ya götürdüğü için sevmezdim Erhan Abi'yi.  

Ailemin erkek tayfasının benimle ilgilenemeyecek kadar uzakta oluşlarından dolayı  ablam tarafından Alamancı aranmış ve eve çağrılmıştı.
Alamancıydı ve farklıydı, tahsilliydi medeniydi. Okunarak üflenerek hasta bir insana müdahale edilemeyeceğinin farkındaydı.

Kararan gözlerim O’nun kucağında bir hastanede açıldı. Beni bir sedyeye yatırdılar. Doktor geldi, bazı sorular sordu Alamancıya. Aldığı cevaplar doktorun beni oyun hamuru sanmasına neden oldu. Yan yatırıldım, ellerim avuçlarımdan birleştirildi ve başım ile beraber bacaklarımın arasına sıkıştırıldı. Küçüktüm ve daha da küçülmüştüm. Baş ağrımdan dolayı başka hiçbir acıyı hissedecek durumda olamayışımdan yararlanılarak belime bir iğne saplanmıştı. Ordan alınan sıvının gerekli işlemlere tabii tutularak hastalığımın teşhisinin konması uzun sürmedi:

Menenjit. ( beyin zarı iltihabı )

Baş ağrım iğneler ile dindirildi ve beraberinde bir başka rahatsızlığın beni daha kritik bir duruma sokabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak, hastane personelinden başka kimseciklerin giremeyeceği bir odaya yatırıldım.
Kaldığım odada enine uzun, boyuna kısa bir cam vardı. O cam sonraları ailemin beni, benim onları görmemi sağladı.

Hastaneye yatırıldığım ilk gün elime bir aparat takıldı. Can yakan, keyif kaçıran bir aparat. Günde 5 defa  o aparattan adını bilmediğim ama acısından dişlerimi kırarcasına sıkmama neden olan  ilaç enjekte ediliyordu.
Yemekler güzeldi, ayağıma kadar geliyor, hemşire ablalar tarafından ağzıma servis ediliyordu. Ortamımı kurmuştum. Daha sonraları canım sıkılmasın diye evden getirilen oyuncaklarım ile gösterdiğim performans sayesinde  hemşire ablaların birkaç tanesini etkilemeyi başarmıştım. Evlilik vaadi ile kandıramayacak yaşta olduğum için evcilik bahanesi ile kandırılmak için dualar ediyordum ama olmadı.
Bir hafta böyle geçtikten sonra mevcut tehlikenin başarıyla atlatıldığı kararı hekimler odası başkanı tarafından imzalı bir belge ile tarafıma sunuldu. O belgeyi dikkatlice okuduktan sonra bir başka odaya transferimde herhangi bir mani olmadığı kanısına vardım. Avukatıma bu transferi gerçekleşmesi için gerekli talimatı verdim.
Artık dışardan ziyaretlere yine kapalı ama diğer hastalar ile paylaşıma açık bir odaya yerleşmiştim. Yaşıtım olan diğer muhtelif hastalıklar sahibi çocuklar ile sosyalleşiyor, onlara hemşire ablaları tavlama metodlarını öğretiyordum. Baş göz etmeyi başaramadığım her çocuğun baş parmağına kaş göz çiziyordum.
Yeni odamda iki hafta baş-kaş  hemşire-hasta, ailem-ben ikilemleri, bol ağlamalı, şımarmalı, azarlanmalı bir biçimde göz açıp kapayana kadar olmasa da, o na çook uzak bir zaman deyimi şeklinde geçip gitmişti.
Taburcu olduğum gün çok coşkulu bir tören gerçekleştirildi.
Hiç unutmam o günü. Beni karşılamaya annem, babam, abim, ablam  alamancı  ve şey gelmişti. Şey işte eee. Abim gelmiş miydi ya ?

Cevabı biliyorsan "hee"  yaz  4560 'a bir sms at. Benden hiç duyulmamış küfürler işitme şansını yakala. ( M.A.S. )

Toyarmet

2010/10/17

| 0 yorum
Efenim değiştirilmeye ve karıştırılmaya ne kadar da müsaitti aslında ismi. Ama ne değiştirebiliyor ne de karıştırabiliyordum, dilimi bile sürçtüttüremiyordum. 
Fatma'ya yatma, Kemal'e kalkma, Murat'a Osman diyen ben , Çiğdem'e Çiğdem diyordum. Bu yüzden kıza nefretle bakıyor ve bu bakışımın O'nu cezbetmesine aldırmadan  merdivenden çıkarken ya da  inerken yanımdan hiç eksik etmediğim çelmemi kınından kendimi zıvanadan çıkarıp ( değişik bir fizyolojim var: Çelmem kınında ben zıvanada yaşıyorum. Bir de küçükken yerde sini dediğimiz ufo benzeri zamazingoda yemek yerken ayağımı enseme koyar, ellerim nerde diye anneme sorar, ablamın saçlarını gözlerinin önüne getirip, gözlerini saç tellerinin ucuna odaklayarak şaşılaştırdığı o mistik, o hüzünlü, o amacına uygun duruşunu izlerdim. Kırıklarını koparırdı ve benden her defasında kırık not alırdı..) Kötü bir parantez içi muhabbet oldu ama kim takıyor ki.
Nerde kalmıştık : "... kendimi zıvanadan çıkarıp" Çiğdem'e, merdivenden çıkarken sunduğu manzaranın hatrına dokunmayıp, inerken acıma hissi alınmış sivrinek gaddarlığı ile çelmeyi takmak, O 'nu düşürmek, "düşene tekme düşene tekme" diye pöykürmek, daha sonra soyunarak sınıfa koşup tırnaklarımı kara tahtaya sürterek Pinhani'den "ben nasıl büyük adam olucam ? " şarkısını çalmak istiyordum .
Ama yapamadım.
Ve O'ndan sonra hiç kimsenin adını değiştiremedim. Herkese gerçek ismi ile seslendim, seslendikçe dellendim, dellendikçe darlandım, darlandıkça Rober Hatemo 'yla sallandım. O oturdu ben ittim, ben oturdum O'nu ittim.
görüş açısına takılan "oturdum O'nu" 
Çiğdem'e Çiğdem dediğim yılların üzerimde bıraktığı etki ismimi mahkeme kararı ile değiştirme talebi oldu. Toyarmet olsun istiyordum. Kimse ilk duyduğunda anlayamasın. İçinde biraz Ahmet biraz Tugay, ucundan Muharrem kenarından Sami, kıyısından Arda köşesinden Samet, berisinden Hayrettin gerisinden Ayziyah Tamıs fazla kurcalama, yuh falan deme. diğerlerinin çıktığına inandın da buna mı şaştın ? Bakınız: "Nasreddin Hoca kazan hikayesi"  Zorlarsan çıkar işte. Herş eyi benden bekleme az çaba göster..)  Nerde kalmıştık: " ....gerisinden Ayziyah Tamıs" barındırsın istiyordum. Hala istiyorum. İsticem. (istesem isteyeceğim de yazabilirim) 

NOT = bu bir deneme yazısı idi . Denenmiş ve kaldırılmıştı . Özel bir istek üzerine ufak düzeltmeler yapılarak tekrar dahil olmuştur  . Hikayenin başı kıçı yok . Hayal gücünü sok devreye. ( M.A.S. )

Jeux D'enfants

| 1 yorum




Annesi kanser ve ölmek üzere olan Julien ve göçmenliğin zorluğu ile başa çıkmaya çalışan Sophie arasında özel bir bağ vardır. Bu bağ oynadıkları cesaret oyunu sayesinde güçlenmektedir. Oyun icabı her biri sırasıyla, diğerine cesaret gerektiren, sınava sütyenle gitmek, okulun en sert çocuğunu tokatlamak gibi, zorlu görevler vermektedir. Zamanla hayatın zorlukları da bu oyunun bir parçası haline gelmektedir. Bu oyun iki arkadaş arasında büyük bir aşkı alevlendirirken aynı şekilde birbirlerine kavuşmalarınada engel olmaktadır.

İzlenmesi gereken bu güzel filmin yukarda ki kısa tanıtımı ( sinemalar.com 'dan alınmıştır ) 
Sophie  iyice zıvanadan çıktı ve Julien 'nin  kayışını kopardı .
Julien coştu.
Saf, ham, patlamaya hazır bir sevincin nelerden iyi olduğunu pöykürdü...

Not = Film fransızca ve biliyorum ki fransızcan ' lö pakhsi sivuple ' den ibaret. Sana bir güzellik yapıyorum. O süper fransız aksanımla, filmin altyazı dosyasını notepad ile açıp, bu bölümdeki konuşmaları bulup, kopyalayıp yapıştırıyorum. Çok iyi bir insanım, kısaca mükemmelim ve bunu mütavazı kişiliğime borçluyum.  

Sevgili Sophie!
Oyuna geri döndük!

Saf, ham, patlamaya hazır sevinç!

Uyuşturucudan, tokattan daha iyi!

Afyondan, kokainden, eroinden, kafayı
bulmaktan, burnuna çekmekten daha iyi!

Kenevirden, marihuanadan,
asitten, ekstaziden daha iyi!

Seksten, oral-seksten, pozisyonlardan,
orgazmdan, mastürbasyondan daha iyi!

Muzlu sütten daha iyi!

George Lucas'ın en iyileri serisinden,
Muppet Show'dan ve 2001'den daha iyi!

Emma Peel'den, Marilyn Monroe'dan,
ve Cindy Crawford'un beninden daha iyi!

Abbey Road 45'liklerinin
B tarafından daha iyi!

Jimmy Hendrix'ten,
aya ayak basan ilk adamdan daha iyi!

Disneyland'daki Space Mountain
hız treninden,

Bill Gates'in zenginliğinden, Dalai Lama'dan,
Lazarus'un tekrar dirilişinden daha iyi!

Schwarzenegger'in hormonlarından,
Pam Anderson'un dudaklarından!

Woodstock'tan, çılgın partilerden,

Sade'den, Rimbaud'dan, Morrison'dan
ve Castaneda'dan daha iyi!

Özgürlükten ve hayattan daha iyi!

Just Like Heaven

2010/10/16

| 2 yorum
Efenim üzerine bir hikaye inşaa edebileceğim  şöyle vurgulu kırgılı bir giriş cümlesi arıyordum.
üstad
Ara, tara. Düşün, taşın..
Atasözleri, Murpy kanunları, Mevlana, Nietzsche, sabah sabah Seda Sayan'la "pefsi" programının eski kayıtları ile olan geçmişim derken 45 dakikayı geride bıraktığımı fark ettim.
Vazcayıp indirdiğim yaklaşık, hatta yaklaşık değil, dur sayayım üşenmeyeyim ( bekleme müziği girdi say devreye) tam 54 adet. Ulan amma indirmişim arkadaş.
Li ‘ l geriye sar:
_ Abi bütün dizileri, seri filmleri indiriyorum.
_ Eee vakit ayırabiliyormusun izlemek için o kadar diziyi, filmi?
_Yok lan, çok yoğunum. Geceleri indireceklerimi buluyorum: "indir." diyorum , pc yi açık bırakıp yatıyorum. Ertesi gün akşam gelip arşivleyip yeni indireceklerimi aramaya başlıyorum.
_Olum sen indirmek için indiriyorsun, manyak olmuşsun, git bi şalgam iç belki iyi gelir.
Li ‘ l bugüne sar :
Bu geri ve bugüne sarılma arasındaki dolanma faslında geçen muhabbet neticesinde eleştirdiğime dönüştüğümü fark ettim.
Hemen bu durumdan kendimi kurtarmalıyım dedim ve bir slogan arayışına girdim. İndirmeye ara, indirilenleri izlemek için bütün yelkenler fora :/ ( bir itiraf; bu ara-fora kafiyesi için 2-3 dakika düşünüldü ve yine de güzel bir benzetme yapılamadı )
Dallandırıp budaklandırdık mevzuyu. Hemen dönüyorum konuya ;
Vurgulu kırgılı bir giriş cümlesi düşünmekten, hazır yazılmış, söylenmişlerden araklayıp biraz editleyip bloga  ‘ ceee eee‘ yaptırtırmak için aramaktan sıkılıp darlandığım için bir film izleyerek bu sıkılmış canı, bünyeyi coşturmak maksadı ile hamle yaptım pc ye. ( Pek bir uzun cümle oldu. Sen bir yerlerine nokta koy ya da ben sana özetliyim. Bulamadım cümle ve bir film açıp oturdum karşısına. Bu yani olay. Hadi sil salyalarını )
Just Like Heaven _2005,  Romantik-komedi.
Film güzel, keyifli, sıkmıyor insan . Bir solukta izleniyor.
Amacım filmi tanıtmak değil. Aradığım cümle ordan çıktı a dostlar. ( Sevmem bu hitabı ama okuyan insanlar biran kendilerini dostum sansınlar istedim. Yok öle bişi aslında. Kendinize gelin ) İşte o cümle:

"Tanrı alkolü erkeklerin kazanıp , kadınların kaybetmesi için verdi ."

Kadın vücudunun %52’si, erkek vücudunun %61’i sudur. Alkolün vücutta parçalanması işlevini yerine getiren dehidrogenaz enzimi kadınlarda daha azdır.( bu da bize erkeklerin kazanırken kadınların neden kaybettiğini açıklamaya yetiyor da artıyor da, da da da, aha aha aha )

Aslında bu bilimsel açıklama, erkek vücudunun su oranı ile kadın vücudunun su oranı arasındaki %9 luk farkın, sabah aynı yatakta uyanıldığında, bu uyanışın bünyelerde yaşanılması muhtemel pişmanlığın %91 inin kadında, %9 luk kısmının erkekte oluşmasına sebebiyet verdiği kanısını beynime kanıttırmış oldu.
Ama... bendeki %100'lük oran düşünülmesi, üzülünmesi, gururlanılması, utanılması, yadırganılması, kıskanılması, suçlanılması,  yargılanılması gereken bir durum olunması için yeterli görünülmesi gereken bir oran.
Efkarlandım.
Şimdi : kazanacağımı bilerek, tek başıma içmeye başlasam ve kazanmak için gerekli promile ulaşsam, sabah uyandığımda yaşanılacak pişmanlığın yüzde kaçı benim, yüzde kaçı yastığımın olacak ?
 ( Alkol kötü, PES 2009 iyi, hayat sevince güzeldir.) ( M.A.S. )
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Lanet olası | Kimsin sen

Fotoğrafım
Yay gibi eğri olaydım elde tutarlardı beni... Ok gibi doğru olaydım elden atarlardı beni...

Şeytanın ışığı seni buraya getirdi!

Ne istediğini biliyorum.

Sana bir muska vereceğim.

Kaderini değiştirecek.

Bunu takarken kimseyi becerme..

Yoksa ölürsün!


benlen ıletişime geç

akinsaglam@yahoo.com

Serseriler

sıkça okunanlar

bunlar iyi bunlar

 

bal dudaklarını yirim

üstad Andy Mckee

hastasıyım