Tokyo - Paris 3 dakika

2010/11/27

| 15 yorum
Yattığım yerde, yavaş yavaş ruhumun bedenimden ayrıldığını hissetmeye başladım! 
Tavana doğru yükseldiğimde, yatakta yatan kendi bedenimi üst açıdan gördüm! Yavaşça, süzülerek pencereye gittim. Pencereyi açıp, dışarı çıktım. Uçarak bizim sokağı, caddeleri geçtim! Yüzümde rüzgârı hissettim. Bununla da kalmadım, New York'a gittim! Gökdelenlerin arasında uçtum, Özgürlük Heykeli'nin etrafında dolaştım, heykele dokundum! Müthiş bir astral seyahatti!"
Astral seyahat adı verilen, kişinin bedeni dışında ve bilinçli şekilde başka mekânlara yaptığı yolculuk olarak tanımlanan fenomeni, kül yutmaz bilimadamları araştırmış!
Beni sinirlendiren bir konudur astral seyahat!
Yattığın yerden hiç zahmetsiz, uça uça, ne bileyim Alsancak’ta gezmeye, sevgilinin evine, efenime söyleyeyim Maldiv Adaları'na yüzmeye filan gitmek, sonra da bunu ballandıra ballandıra anlatmak, bizim gibi sıradan fanilere haksızlık!
Madem astral seyahat diye bir şey var, biz niye yapamıyoruz! Parası neyse verelim veya tekniği neyse öğrenelim! Yok! Bu parapsikolojik deneyimi yaşayanlar, seçilmiş insanlar havalarına girip, tecrübelerini sırıta sırıta anlatıyor, tekniğini de şöyle açık açık, adamakıllı, detaylarıyla aktarmıyorlar!
Ne var ki, Londra Üniversitesi ve İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü uzmanları da benim gibi merak etmişler ki, konuyu araştırmaya karar vermişler!
Bu 'fenomen'i anlamak için de 'sanal gerçeklik' kavramını kullanmışlar. Varsayım, astral seyahat zannedilen şeyin, aslında beyindeki dokunma ve görme merkezleri arasındaki bağlantı kopukluğundan meydana geldiğini tespit etmişler...
Gönüllü deneklerin gözlerine sanal gerçeklik gözlükleri takılmış. Aynı anda çekilen, kendilerinin üç boyutlu arkadan görüntüsü, gözlüklere verilmiş. Kamerada çekilen görüntüde, deneklerin sırtlarına kalemle dokunur gibi yapılmış. Bunu üç boyutlu olarak gözlükten seyreden deneklerin hepsi, onlara hiç dokunulmadığı halde, kalemi sırtlarında hissettiklerini iddia etmişler!
Ayrıca kendilerini arkadan seyrettiklerinde, fiziksel bedenlerinden çıktıklarını hissettiklerini dile getirmişler!
Başka bir araştırmada ise sanal gerçeklikte, üç boyutlu tehlikeli bir durumun içindeymiş görüntüleri seyrettirilen deneklerin vücutları, gerçek bir tehlikedeymiş gibi tepkiler vermiş!
Yani sadece 'görülen' veya görüldüğü iddia edilen şeyler, beyni, dokunma hissinin de dahil olduğu gerçek bir olay gibi kandırabiliyor!
Uzmanlar, bu yeni bilgilere dayanarak, 'astral seyahat' şeklinde tanımlanan yanılsamaları, tehlike altında olma duygusunun, korkunun veya alkol, uyuşturucu gibi maddelerin tetikleyebileceğini söylüyorlar!
Bu ne demek biliyor musunuz? Astral seyahati artık herkes gerçekleştirebilir! Çok gelişmiş bilgisayar oyunlarıyla, üç boyutlu ilüzyonlarla beyni ve vücudu kandırabilir, hakikaten gecenin bir yarısı, pijamalarınızla New York'a, Tokyo'ya gidebilir, Özgürlük Heykeli'ne dokunabilirsiniz!
Beyin ve vücut, sadece gördüğüne inanıyor! Gördükleri gerçek olmasa bile! Eğer sanal gerçeklik sizi kesmiyorsa, para biriktirir, işten izin alır, uçak bileti ayırtır, otel bulur, gezersiniz! Ama doğrusu  bu yarım saatlik Paris, Tokyo, Maldiv Adaları gezisi benim işime gelir.

Ofsayt !!

2010/11/26

| 2 yorum

"Kadın kılığına girmiş erkek komiktir, tatlıdır, neşelidir" diyen bir arkadaşım vardı. Neden diye sorduğumda "çünkü kadın süsü erkeğe yakışmaz, iğreti durur" şeklinde hiçte doyurucu olmayan bir cevap vermişti. Tamam hadi haklısın deyip geçmiştim.


Peki ya tersi durum ?
Bence erkek kılığına girmiş kadın inandırıcılıktan uzak ve sinir bir şeydir! Ne komiktir, ne de estetik. 
Bir şapka, bir takma bıyık, bir çizgili takım elbise, bir kıravat, hah çok şahane erkek oldun! 
Sen zaten daha güzel olan cinssin yahu! Ne yapıyorsun?

Fakat işin bir başka boyutu değinmek istediğim.


"Yalandan futbolsever kadınlar!"
Futbola abartılı ve göstermelik bir ilgi duyan bir kısım kadını, bu duruma benzetirim! 
Hayatındaki veya çevresindeki erkeklere bir yaranma tavrı, bir "Ben de sizin gibiyim"cilik... Sanki futbol sevince daha zeki, daha "cool", daha "sert" bir şey olunuyor gibi! 
Bir iki futbolcu ismi bilinir, terimler öğrenilir, bir de maçlarda efe efe bağırılır! 
Ve "yalandan futbolsever kadın" kendini buradan ele verir! 
Dikkat edin, ayağına basıldığında, üzerine bir şey döküldüğünde sesi incelen, ciyaklayan "yalandan futbolsever kadın", futbol maçında penaltı kaçtığında sesini kalınlaştırarak bağırır. Hem de "Yuh, Allah seni n'apsın beaa" gibilerinden! 
Şimdiye kadar kendini maça kaptırmış görünüp veya peki tamamen kaptırıp da "Yaaaa, manyaak yaaaa, Allah kaaaretsiiiiiin" şeklinde kadınca tepki gösteren "yalandan futbolsever kadın"a rastlamadım! 
İlla ki bir "Yuh lan", "Hadi beeeaaa" falan olacak! 
Kadınların çoğunun, futbol konusunda hiçbir zaman erkekler kadar yoğun duygular yaşamaması,  duygu yoğunluğunu daha dişe dokunur konulara yönlendiren bir cins olmalarından kaynaklanıyor! 
O zaman, erkek gibi bağırmayın kardeşim! 
Maçlara gerçekten meraklıysanız da, kadın gibi tezahürat yapın ki inanalım: 
"Yaşasıın, kızım inanmıyoruuum , gol oldoaaa"! 

Senin IQ'nu yerim

| 7 yorum


Evliliğinin daha üçüncü yılında karısı, arkadaşlarına "hissettiği sevgi açlığı"ndan söz etmeye başlamıştı. Aşk evliliği olarak başlayan ilişki, beşinci yılına varmadan çatırdamaya başladı. Karısına koştuğu şart şuydu: "Seninle evli kalmamı istiyorsan yemeğim üç öğün, düzenli olarak odama gelecek. Benden dostluk veya yakınlık beklemeyeceksin. Bunlardan şikayet de etmeyeceksin!" Evlilik 11 yıl sürdü. Boşanmanın ardından çocuklarından ayrılmanın üzüntüsü ve aşırı çalışma, beraberinde şiddetli bir mide ülseri getirdi. Hastalığı sırasında kendisiyle ilgilenen kuzeniyle bir mantık evliliği yaptı. Ama sürekli başka kadınlarla kısa ilişkiler kurdu. Duygusal hayatında gerçekten mutlu olduğu uzun bir dönem yaşamadı. Zaman zaman bu yüzden fiziksel sağlığını da kaybetti. 
Dünyanın belki de gelmiş geçmiş en zeki adamından bahsediyorum: Albert Einstein'dan! 
IQ'su sıradan insanlarla karşılaştırılamayacak kadar yüksek bir dahi! Nobel Fizik Ödülü sahibi. Keman çalan, mükemmel satranç oynayan, üstün bir beyin. EQ, yani "Emotional intellegence" (duygusal zeka) dersen, görünüşe bakılırsa yerlerde sürünüyor! Einstein'ın yaşadığı yıllarda daha bu ayırım yapılmamıştı tabii. 
Şimdilerde ise hangisinin daha önemli olduğu tartışılıyor: "IQ sizi okuldan mezun eder, EQ ise hayattan!" deniyor. 
Tanıma göre EQ duygularınızı ve iletişimi hayatta ne kadar doğru kullandığınızı ölçer. Başkalarının duygularını anlama, yaratıcılık, esneklik, dayanıklılık, stresle mücadele, liderlik vasfı, konsantrasyon, kendinizle ve diğer insanlarla ilişkilerinizle ilgilenir. 
IQ ise malum, öğrenme ve anlama yeteneğini, mantık yürütme, bilgiyi kullanma, soyut düşünce ve analitik yetenekleri ölçer. 
Yani televizyonun düğmesini açamayan anneannenin, insanları nasıl bu kadar iyi tanıdığı ve ev içi kavgaları nasıl bu kadar beceriklilikle sakinleştirebildiğini bu şekilde açıklıyoruz. Veya tam tersi, doktora sahibi insanların bazı tartışmalar sırasında nasıl kendilerinden geçip kabalaşabildiklerini. Ya da çocuklarını niye berbat yetiştirebildiklerini... Veya evlilik programlarında avuç avuç EQ'suz insanın nasıl birbirine girip gözyaşlarına boğulduklarını. IQ'ları ne durumda? Ha, onu tartışmıyoruz bile zaten! Uzmanlar EQ'nun zamanla geliştirilebileceğini, ama muhtemelen eğitiminiz sırasında okul ve aile tarafından ihmal edilmiş olduğunu söylemekteler. 
Zeka ne işe yarar? Para kazanmaya mı? İnsanlığa hizmet etmeye mi? Ünlü olmaya mı? Mutlu olmaya yaramaz mı? Kendimi bile mutlu edemiyorsam, akıllı olmanın kime ne faydası var ki? 
Görünüşe bakılırsa, gelecek yıllar EQ yılları olacak. 'Einsteinvari' dahilerse, duygusal zekalarını yükseltmek üzere psikolog psikolog dolaşacaklar! 

Topuklu ayakkabı: Bir kadının şifresi !!

2010/11/08

| 18 yorum
Efenim okudum ve pek bi keyif aldım, dedim paylaşayım.. aşağıda okuyacağınız bu güzel yazı, keyifli anlatım  Bilge Özdemir ' e aittir.
...
“Kadınlar ne ister?”
Sanıyorum, tüm erkekler bu sorunun peşinde. Hayat mücadelesini geç, memleket meselesinden düz git, asıl soruna vardın demektir! Kitaplar yazıyor, filmler çekiyor, bunu tartışıyor ve cevap arıyorlar.
Aslında bu kadar kendilerini paralamak yerine keşke gidip kadınlara sorsalar diyorum. O zaman onlara, aslında ne istedikleri hakkında kendilerinin de hiçbir fikri olmadığını söylerlerdi. Daha doğrusu ayrı ayrı sorulsa ne istediklerini bildiklerini; ancak bütüne vurulduğunda dünyadaki kadın sayısı kadar farklı istekleri olduğunu…

Belli ki, yardıma ihtiyaçları var. Çabaları takdire değer olsa da, erkek gözüyle bakmak işi biraz güçleştiriyor. Kural gayet basit; kadınları anlamak istiyorlarsa, bakmaya doğru yerden başlamaları gerekir.

Onlar, kadınlara “Etekli iktidar” diyorlar. Oysa bir kadına sorsanız zirveye giden bir kadının üstünde etek değil; ayağında bir çift Dior stiletto olduğunu bilecektir!



BANA AYAKKABINI SÖYLE SANA KİM OLDUĞUNU SÖYLEYEYİM

Peki, neden mi ayakkabılar?


Etrafınıza bakın, kendi imkânları dâhilinde her kadın bir ayakkabı bağımlısıdır da ondan. Onlar, bir kadının en büyük aşkı, en verimli terapisi ve aslında kimlik kartıdırlar…


Kullanılış amaçlarına geldiğindeyse tam bir “kadınlar Mars’tan, erkekler Venüs’ten” mevzusu… Tüm gün vücudun yükünü taşıyor diye ayağına en rahat ayakkabıyı bulmak erkeklerin temel alışveriş felsefesi olabilir; ancak iş kadınlara geldiğinde rahatlık, nerede giyileceğinin yanında ikinci planda kalır. Kadınlar için, amaca giden her yol mübahsa; o yolda yürürken çekilen acı sevaptır.


“Dost başa, düşman ayağa bakar” sözünü unutun. Bir kadın hakkında fikir sahibi olmak istiyorsanız, işe ayakkabılarına bakmakla başlayın, onlar size her şeyi anlatacaklar…


YER ÇEKİMİ USTASI

Meraklılarınız, topuklu ayakkabıların ilk olarak, Orta Çağ’da ve Avrupa’da kullanılmaya başlandığını okumuştur. İlginç olansa, önceleri erkekler için üretilmiş olmaları. Nedeni de, ata daha rahat binmelerini sağlamasıymış.

Nasıl yaygınlaştığını ise, ipuçlarını birleştirince bulmanız olası. En büyük ve görkemli kentlerinin sokakları bile çöp, insan ve hayvan pisliklerinden geçilmezken Avrupa insanı için topuklu ayakkabılar bir kurtarıcı olmuş. Aynı zamanda asiller bu şekilde, halkın bastığı yerden daha yüksekte durduklarını düşünüyorlarmış.


Yüksek topuk, üstünlüğü simgeliyormuş!


Bu da bize, Orta Çağ’dan günümüze ayakkabılar yapısal olarak evrim geçirse de, giyilme sebeplerinin özde aynı kaldığını gösteriyor!


Son günlerde, kimi kadınlara sordum. Onlardan hayatlarının hangi dönemlerinde, hangi tür ayakkabılar giymeyi tercih ettiklerini yazmalarını istedim. Ne zaman topuklu ayakkabılarımıza sarılıyorduk? Ne zaman ne gerek var diyerek babetlerimizi giyiyorduk? Buna benzer birkaç soru daha…

Yanıtlar beklediğim gibiydi. Hatta bir süre sonra aynı maili okuyormuş hissine kapıldım. İlk olarak bütün kadınlar, ne zaman ilgi çekmek isteseler ya da dünyanın merkezinde olmaları gerekse bu işin, bir çift yüksek topuk olmadan olmayacağı konusunda hemfikirler.

Erkekler, topukluları Orta Çağ’da ata daha rahat binmek için kullanmış olsalar da; kadınlar, 21. yüzyıla kadar onu yontup en güçlü silahları yapmayı başardılar!

DÜNYA TOPUKLARIMIN ALTINDA

İster bir iş toplantısı, ister davet, isterse romantik bir yemek olsun; eğer, etkileyici olmak gerekiyorsa onlarsız olmuyor. Hedef ne kadar yüksekse, ona uzanmak isteyen topuklarda o kadar yükseliyor…

Sırf camekânlardan kalçalarının ne kadar güzel göründüğünü izleyerek yürümek keyifli de olsa, bacakları olduğundan uzun ve düzgün gösterse, hatta erkekler tarafından beğenilmesi yer yer motive edici de olsa, yeterli değil! Uzun mesailer, stresli toplantılar boyunca kadınların o acıyı çekmeleri için ödülün daha büyük olması gerekiyor. Bir arkadaşım, “Topuklu ayakkabı giydiğimde dünya, benim etrafımda dönüyormuş gibi hissediyorum. Ancak, birini etkilemem gerekmiyorsa niye o eziyeti çekeyim ki?” diyor.

Onlara cenneti vaad edin, bırakın bir çift Louboutin’le doksan dakika çift kale maç yapsınlar!

On santimetre ince topuklar üzerinde yürüyen bir kadının yere uyguladığı basınç, bir filin uyguladığıyla aynıymış! Bir daha ki sefere, gözlerinden ateş püskürerek, “sizinle aramızda iletişim sorunu mu var?” diye soran patronunuzun; size nasıl o yeşil kazağı giydirebildiğini anlamadığınız sevgilinizin, “dünyayı ben yarattım, istersem yıkar yeniden yaparım” der gibi yürüyen kadının sırrını merak ettiğinizde ayaklarına bakın, en büyük silahlarını görürsünüz…

BAŞIM GÖĞE ERMESE DE YERDEN YÜKSEK OLSUN

Diğer yandan, bazı kadınlar da ne dünyanın hâkimi olmak istiyorlar; ne de Kaf dağının ardına ulaşmak!

Bu kadınlar, elindeki –daha doğrusu ayağındaki- on santimetre iğne topuğu birazdan alnınıza saplayacakmış gibi konuşmuyorlar, “küçük dağları ben yarattım” der gibi de yürümüyorlar… Hırsları bir nebze törpülenmiş olan bu kadınlar, daha sevecen, daha anaç ve ılımlılar. Yine de “az olsun temiz olsun, biraz da topuklu olsun” diyorlar.

Kimilerine göre ise bu orta boy topuklar, ortada kalmış bir ruh halinin, kararsızlığın ve ne istediğini bilmemenin işareti. Onlara ister ılımlı diyin, ister kararsız; zorda kaldıklarında yine de gerekli destek gücü topuklarından alacaklarını bilmelisiniz. Bu da aslında, onların tedbirli kadınlar olduklarını gösterir.

Bu ılımlı kategorinin mensuplarını çok da hafife almayın. Arnavut kaldırımların azizliğine uğrayıp, yere kapaklanmış bir stilettolunun yanından, suratında alaycı bir gülümsemeyle geçip giden hafif dolgu topuklu giyinmiş olan olabilir…

BEN BÖYLEYİM

Bir de her iki grubu da zaman zaman zırhlarını terk edip dinlenmeye davet eden yerle yeksan grubu var. Babet ve Converse’lerin önderliğinde, her türlü topuksuz ayakkabının mensup olduğu bu grup, aslında kadınların kendileri olabildiği zamanları temsil ediyor.
Bacakları biraz daha kalın, boyları biraz daha kısa ama aslında tam da oldukları gibi… Erkekler değil belki ama kadınlar hayatları boyunca, her ortamda düz taban ayakkabılarla gezebilen kadınlara ise büyük saygı duyuyor. Böylesi bir özgüven, önünde eğilmeyi hak ediyor.
Kimseye üstten bakmaya gerek yok, çünkü onlar yeterince yüksekte olduklarını düşünüyorlar. Dünyayı sallamak mı? Onlar için önemli olan, bir filin yarattığı etki değil bir ceylanın yürüyüşündeki zarafet…
Belli ki, kadınların “yerle yeksan” ayakkabılara bakışı sadece “rahat” oldukları için tercih edilmelerinden çok öte.
İşi çok stresli olan bir kadın, tatile giderken yanına tek bir çift bile topuklu ayakkabı almadığını söylüyor.  Bir başkası ise, her ortamda spor ayakkabı giyebilen kadınları çok cesur bulduğunu… Hem fikir oldukları noktaysa, topuklularla ne kadar dişi hissediyorlarsa, bir çift babetle de o kadar masum ve zarif hissettikleri.

İlginç bir şekilde, yerle yeksan olan sadece topuk değil; kadınların egoları aynı zamanda…

Önümüzdeki birkaç gün gözlerinizi kadınların ayaklarından alamayacaksınız; biliyorum. Onlarca kadın, ayakkabıları aracılığıyla size kendini anlatıyor.

“Sahi bu kadar basit mi?” dediğinizi duyar gibiyim!

Tabiî ki de, değil…

Ancak, hedefe ulaşmak için doğru yolda ilerlemek gerekir. Bir kadını baştan ayağa anlamak içinse tam tersinden bakmaya başlamak…

Not: yazının tamamı için burayı tıklayınız.  ee yuh bu tamamı değilmiydi  diyenler, evet tamamı değil, bir kısmı ama büyükce bir kısmı :)

Atın beni buzluğa !!

2010/11/03

| 12 yorum
Cep telefonunu "Ne?" diye açmaya başladıysam kış gelmiş demektir! O zaman beni daha fazla sinirlendirmeyin. Kriyobiyolojiye başvururum, yazdan yaza görüşürüz!
Bitti işte!
Güneş, ılık geceler, tişörtle sokaklarda dolaşma, karpuz, balkonda uyuyakalıp ister istemez bronzlaşma...
Ve soğuklar başladı. Allah aşkına, sonbahar diye bir mevsim vardı eskiden, ne oldu ona? Küresel ısınma, doğanın dengesi falan gibi geyiklere girmek istemiyorum ama, sizce de daha sert mevsimler, daha tropikal yağmurlar, daha sevimsiz sıcaklar görmüyor muyuz son yıllarda?
Ben sevmiyorum kışı işte. Üşüyorum kardeşim. Hayır burası da İsviçre değil ki havalar soğuduğunda
bahçede ateş yakıp, sıcak çikolata içelim! Dünyanın yağmuru, çamuru sokaklarda. Ayrıca benim vücudumda serotonin dengesizliği var. Bilim adamları incelesin. Güneşli günlerde gıcık bir mutluluk kaplıyor içimi: "Ne haber abi? Saçın ne kadar hoş, kime kestirdin? Ulan hava ne güzel. Akşam ne yapıyoruz ağalar? İşimi çok seviyorum! Dünyanın en şahane baharat kavanozları benim mutfağımda! Lay lay lom!"
Güneş gidiyor, hava kapatıyorsa korkun benden! Cep telefonunu "Ne?" diye açmaya başladıysam kış gelmiş demektir! Tam şu kışları nasıl çabuk atlatsam da, hep yazı yaşasam diye egzotik seyahat planlan yapmaya başlamıştım ki, bilimin benim için çalıştığını öğrendim.
Tom Cruise'un oynadığı Vanilla Sky filmini gördüyseniz, anlatacaklarıma aşinasınızdır. Efenim, son
yıllarda çok popüler olan kriyobiyoloji adında bir bilim dalı var. Diyelim ki çaresiz bir hastalığa yakalandınız. Bu kriyobiyoloji ile uğraşan enstitülere başvuruyorsunuz. Onlar vücudunuzu özel yöntemlerle donduruyor ve diyelim ki, 100 yıl sonra "çözüyorlar"! Silkinip kendinize geldiğinizde, o amansız hastalığınızın ilacı bulunmuş oluyor ve siz tedavinizi yaptırıp yaşamınıza kaldığınız yerden, sadece 100 yıl sonrasından devam ediyorsunuz. Tabii bu işlemin gerçekleştirilmesi için hastalanmanıza gerek yok. Birçok zengin işadamı, şimdiden öldükleri anda dondurulmaları siparişini vermiş bile! Böylece ileride çözülüp, ölme sebeplerini de o zamanın gelişmiş tıbbı sayesinde ortadan kaldırarak, sonsuz hayata kavuşmuş olacaklar.
Sırıtıp durmayın, şimdiden bunu yapmış ve kendini dondurmuş 100 kişi var!
Projenin tıbbi yönden mümkün olamayacağı konusunda da bazı görüşler dolaşıyor tabii. Söylenenlere göre o kadar düşük ısı, bazı hücreleri öldürüyormuş. Ayrıca her şey başarılı olsa bile 2000'lerde yaşamış bir insan, diyelim ki 2150 yılında aniden uyanınca o hayata nasıl uyum sağlayacak? Uçan arabalar trafiği, uzaylılarla arkadaş olunmuş, yaz tatillerinde Bodrum'a değil, Satürn'e gidiliyor... Böyle pratik ve psikolojik problemlerle nasıl baş edilecek? Tabii iyi yönünden bakarsanız torununuzun torununun torunuyla arkadaş olma imkânınız var ama... Benim amaçladığım bu kadar uzun vade değil. Kepaze olurum valla. Aksi dedelere dönerim: "Evladım bu alet ne? Nasıl çalışıyor? Neresine basıyoruz? Oraya nasıl gidiliyor? Çocuğum bir yardım et bakayım, ulan eşek sıpası bunu nasıl şey yapıyoruz?"
Benimki daha mütevazı bir plan.
Ekim-nisan ayları arasında dondurulmak istiyorum! Bahar geldiğinde, güneş açtığında çözüverecekler.
Zaten hesaplamalarıma göre bütçem de ancak buna müsait. Takdir edersiniz ki kriyobiyoloji maliyetli bir dal. Bir süredir bunun hayaliyle yaşıyorum.Ancak bu yazıyı yazarken aklıma küçük bir pürüz takıldı.
Kriyobiyolojiye göre, insan sadece bir kere dondurulup eritiliyor. Sebebi de bana göre çok açık. Hani derindondurucuya koyduğun et, milföy hamuru falan da bir kere çözüldükten sonra bir daha dondurulmaz, bozulupkokar ya...
Her sene dondur çöz, dondur çöz, aynı şey bana da olmasın?
Ben yine sıcak bir yere tatile mi gitsem bayramda ? ( G.B. )

Evcil Karınca

| 6 yorum
Evde kedi köpek beslemeye pek meraklıyız.
su içen karıncaya yılan bile ellemez
Olabilir, normaldir, bunlar bir şey değil. Evde yılan besleyen var. Fare besleyen var, ama farkında olmadan, evi temizlemeyerek, peyniri ortada bırakarak falan değil. Bile bile, kafeste fare besleyen var! Kanımca fare, yılan falan lüzumsuz ve sevimsizdir. Evde olmaz. Balık ve kuş ise çok daha fuzuli hayvanlardır. 
Kuş sürekli gürültü yapar ve halinden mütemadiyen şikâyet eder. Nasıl şikâyet etmesin, altın kafese koymuşlar vatanım demiş, böyle nankör bir hayvandır. Besle, büyüt, aman da aman yap, kafesi 14 ayar kaplat, hâlâ "vatanım"! 
Balık zaten hayvan değil. Yani bitkiden biraz daha gelişmiş bir organizma. 6 saniyede bir sahip ve ev değiştirebilir, çünkü bir öncekini hatırlamaz. Ne gibi bir sevgi bağı bekliyorsun? 
Kanımca kararımca evde beslemeye en uygun hayvan, bu konuda son derece haksızlık edilen karıncalardır.
Karıncalar mevsimlik, devremülk sistemiyle bahar ve yaz aylarında aileler halinde gelir, mutfağa yerleşirler. Dikkat ediniz cins kedi köpeklerin, hatta balıkların bile dolarla satıldığı bir ortamda karınca bedavadır. Ama her şeyden önce temiz hayvandır, yani kediye temiz temiz derler, sonra tuvaletini falan temizlersin, iğrenç. Karınca hakikaten temiz hayvandır. Tuvaleti kokmaz, hatta görünmez, tüy dökmez, pırıl pırıldır. Son derece de masrafsızdır, ortada bıraktığınız ekmek kırıntılarıyla bütün koloni doyar. Küçük ve sempatiktir, zekidir, çalışkandır. Hastalanmaz, veterinerle uğraştırmaz. Çok da düşüncelidir, yanlışlıkla veya hunharca öldürülmüş arkadaşlarının yerine hemen yenilerini koyar ki eksikliğini hissetmeyin diye. Kış geldiğinde de her seviyeli ilişki gibi, işi tadında bırakır, çeker gider.

Karıncanın üzerine evcil hayvan tanımam. ( G.B. )

Hem vampirsin hem de geveze !!

2010/11/02

| 4 yorum
Efenim yaptığım (yapmasan keşke denilen) araştırmalar, meyve sineklerinin kendilerini koruma konusunda insanlardan üstün olduklarını ortaya çıkardı! Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü, sanırım bol vakit ve bilime ayrılan bol kaynağın da desteğiyle, sineklikle ezilmeye çalışan meyve sineklerinin konu edildiği bir dizi deneyimi filme çekmiş. Filmler incelendiğinde sineklerin sıçramadan çok önce tehdidin yerini hesapladıkları ve bir kaçış planı geliştirdikleri ortaya çıkmış. Sineklerin tehdidi algılaması ve sonraki hareketleri yaklaşık 200 milisaniyede oluyormuş. Hesaplamalarıma göre sinekler, tehdit algılamada, yaz ayında sıcaktan muhallebi kıvamına gelmiş bir tatilciye göre 7 milyon 200 bin kat daha hızlı... Ki balkonda bir tabak incirin çevresine üşüşmüş meyve sinekleriyle yaptığım kişisel deneylerimde de buna yakın sonuçlar çıktı. Yani elimde sineklik, plaja inip otel müşterilerini haklamaya çalışsam, 15-20 tanesini rahat indirirdim. Meyve sineklerinde, başarı oranım 20'de bir bile olmadı. Yaz ayında bahçeye bağa yayıldıysanız, mikrokozmosla haşır neşir olacaksınız, kaçınılmaz. Meyve sinekleri, belki gen haritasının yakınlığıyla ilgili bir zaaftır, herhalde kan çektiği için, çok sinirimi bozmuyor. Beni illet eden, kovulduğunda gitmeyen küçük kara sinekler... Meyve sinekleri ne kadar gururlu, çekingen ve haysiyetliyse, bu kara sinekler de o kadar onursuz ve görgüsüz. Akşamdan kalma gibi davranıyorlar, sanki hem kafaları iyi hem de yorgunlar. Savuşturmak yetmiyor kaçmaları için, illa fiziksel temas gerekiyor. Sivrisineklerden bahsetmiyorum bile. Onlar sinek dünyasının en aşağılık milleti... Geldin geceyarısı, kanımı içeceksin, bari bir sus! Hem vampirsin hem de geveze, ne diyeyim ki sana? Börtü böceğin arasında favorim, örümcekler ve arılardır. Öldürmem, öldüreni de sevmem. Bu iki hayvan, bana doğanın gerçek parçaları, asil elemanları gibi gelir. Korunması gereken, değerli, faydalı, estetik. Örümcek ve arı, mikrokozmos dünyasının mimari harikalarıysa, kara sinekler, hamamböcekleri, kırkayaklar, gecekondularıdır kanımca!  ( G.B. )

Vücut deyip geçme!

| 7 yorum

Son günlerde House dizisine taktım! Belki seyretmişsinizdir, New York'taki bir hastanenin, eksantrik Dr. House tarafından yönetilen "Teşhis koyma birimi"ni konu alan başarılı bir dizi. Kanımca dünyanın en şanssız insanları, akla hayale gelmedik, kimi çok basit, kimi çok komplike belirtilerle hastaneye başvuruyorlar. House ve yardımcısı doktorlarsa, adeta bir cinayeti çözer gibi, seçenekleri teker teker eleyip, gerekirse hastanın evine gizlice girip aldığı ilaçları, evde kullanılan kimyasalları da araştırarak, olayı çözüp, teşhisi koyuyorlar! Hikaye boyunca hastaya her tür yanlış teşhis, tedavi, ilaç, ameliyat vesaire uygulanıyor ve genellikle beşinci veya altıncı tahminde, milyarda bir rastlanacak, sözgelimi "Ev böceklerinin yarattığı toksik bilmemne sendromu" veya "24 yıl önceki Çin seyahati sırasında yediği yemekten, bağırsaklarında kalıp beyne giden zıttırıpıt kurdu" gibi, zaman zaman iğrenç, ama hep ilginç bir hikayesi olan hastalıklar bulunuyor ve hasta kurtuluyor! Tabii hastalığın ne olduğunu çözme aşamasında yaşanan bu deneme-yanılma tedavi ve ameliyatlarına hangi Türk hasta nereye kadar tahammül ederdi, daha ikinci aşamada kaç doktor ve hastane değiştirmiş, kaç dava açmış olurdu, onu bilemiyoruz! Ama Dr. House'un hastaları cefakar ve sabırlı. 

Dizi de, benim gibi bir hastalık hastasını tımarhanelik edebilecek kapasitede olmasına rağmen, sürükleyici. Her bölümden sonra, öyküde bahsedilen hastalıklardan yarısını kendimde bulmam, seyir zevkimi biraz azaltsa da, ilgiyle takip ettiğim bir iş House! Bu dönem insan vücudu ve tıpla yakından ilgilendiğim bir dönem oldu dolayısıyla. Her gün oradan oraya taşıdığımız bu vücutla ilgili bilmediğimiz o kadar inanılmaz bilimsel gerçekler var ki. Okuyun, şaşırın, eşe dosta anlatın, muhabbet olsun: 

İnsanlarla şempanzelerin vücudunda, santimetrekareye düşen kıl sayısı aynıymış! Ancak bizlerde, bu tüylerin çoğu görünmeyecek kadar ince veya açık renk olduğu için, insanoğlu şempanzelere oranla daha estetik görünüyormuş! İnsan saçı, neredeyse yok edilemez bir malzemeymiş! Saç, soğuk, hava değişimi, su, hatta birçok asit ve kimyasala karşı dayanıklıymış! Beyin hücreleri Ansiklopedi Britannica'nın beş katı bilgi depolayabilirlermiş! Ve bu müthiş insan beyninin yüzde 80'i sudan oluşuyormuş! IQ'nuz ne kadar yüksekse, o kadar çok rüya görürmüşsünüz! Ama rüya görmediğinizi söyleyerek zekanıza hakaret etmeyin, çoğu rüyalar zaten hatırlanmazmış. Midemizdeki asidin gücü o kadar yüksekmiş ki, bir metal jileti bile eritebilirmiş! (Ama jilet yutup denemeye kalkmamanız, sözüme güvenmeniz daha akıllıca olacaktır!) Tek yumurta ikizleri hariç, her insanın kendine özgü, farklı bir vücut kokusu varmış... 60 yaşına gelinceye kadar, erkeklerin yüzde 60'ı, kadınlarınsa yüzde 40'ı horlamaya başlarmış! Gözlerimizin büyüklüğü, hayat boyu doğduğumuz günle aynı kalıyormuş, ama kulaklar ve burun hayat boyu büyümeye devam ediyormuş. (Bu benim için iyi bir haber değil!) Hastalıkların yüzde doksanının (evet sayıyla 90, yazıyla doksan!) oluşma veya ilerleme sebebi stresmiş! İnsanın öksürüğüyle çıkan sıvı ve beraberindeki mikroplar (Iyyy!) saatte 97 kilometre hızla ilerliyormuş! Hapşırık hızıysa saate 160 kilometreye kadar çıkıyormuş! Sabah kalktığımızda akşam yatarkenki halimizden, aşağı yukarı bir santim daha uzun olurmuşuz! (Eklem araları yerçekimi etkisiyle gün boyu daralıyormuş. Yani gün içinde yavaş yavaş çöküyormuşuz!) İnsan vücudunun en güçlü kası dil, en güçlü kemiği ise çene kemiğiymiş! (Bu konuda kadınlar ve erkekler arasında bir fark olup olmadığı, araştırmada yer almıyor!) Spor yaparak geliştirdiğiniz bir kasın, sporu bıraktığınızda eski haline dönmesi, o kasın oluşmasından iki kat daha uzun sürüyormuş! Benim gibi lapacılar için cesaret verici! Uyuduğunuz oda ne kadar soğuksa, kabus görme olasılığınız o kadar artarmış! Gözyaşı ve sümük, birçok bakterinin hücre duvarını kıran özel bir enzim içeriyormuş! Böylece milyonlarca mikrop, göz ve burun kanalından vücuda giremiyormuş. Bu arada insanoğlu, tüm canlıların içinde, duygusal sebeplerle gözyaşı akıtan tek canlıymış! Bir dahaki sefere kedinizin veya köpeğinizi hüzünden ağladığını iddia etmeyin, tıbben imkansız! 

Ve son olarak, pazartesi günlerine dikkat edin, çünkü pazartesi günleri, insanların en çok kalp krizi geçirdiği günmüş! Hafta sonu eğlencesinden sonra işe dönmenin stresinin bu artışın sebebi olabileceği söyleniyor. ( G.B. )

Güneşi görmesemde olur

| 4 yorum

Gıcık tanıdıklarım var! Her sabah 07.30'da kendi kendilerine uyanıyorlar! Pencereyi açıp, derin nefesler çekiyorlar ciğerlerine! Sabahları neşeyle kalkıp, spor yapıp, şarkı söyleyerek duşlarını alıyorlar. 09.30'da işlerinin başında, performanslarının zirvesindeler! O esnada ben uykumun en tatlı yerinde oluyorum! Genellikle öğleden sonraya kadar önemli görüşmeler yapmamaya, karar almamaya özen gösteriyorum! Akşamüstü kafam çalışmaya başlıyor! Akşam 20.00'den sonra canavar gibi oluyorum, gece yarısına bir iki saat kala zirvedeyim! Çalışabilir, eğlenebilir, fikirler üretebilir, Manş'ı yüzerek geçebilirim! Ben gece kuşuyum! O saatlerde bahsettiğim ahbaplarım, ("Arkadaşlarım,'' demiyorum, zira saatlerimiz uymadığı için samimiyeti ilerletecek fırsat bulamıyoruz!) esnemekten yorgun, yatmadan önce dişlerini fırçalıyor oluyorlar! Onlar sabah insanları! 

O halde, yeryüzündeki insanları ikiye ayırabiliriz: Çalışkan, düzenli sabah insanları ve doğanın sürprizleriyle dolu ender bulunan gece kuşları! Ne baktınız? Elbette ait olduğum gruba torpil geçeceğim! Sabah insanı neşelidir, disiplinlidir, işini sever. Onlara birçok konuda güvenebilirsiniz! Tatile gittiğinizde, çiçeklerinizi sulamaları için, çocuklarınızı emanet etmek için ve sabah kahvaltısına gitmek için idealdirler! Bu gruptan tanıdıklarınız: Muhtemelen Arnold Schwarzenegger, illa ki şirketinizin muhasebe müdürü ve yüksek ihtimalle Seda Sayan! Gece kuşu ise yaratıcıdır, heyecan vericidir. 

Yetenek, yüksek zekâ ve mucitlik isteyen işlerde başarılıdır! (Ait olduğum gruba torpil geçeceğimi belirtmiştim!) Atletik faaliyet olarak beyin jimnastiğini tercih eder! Onlara, randevu saatleri konusunda güvenmeyiniz! Biyolojik ritimleri uymayacağından asla çocuklarınızı bırakmayınız! Sabaha kadar sohbete açık olmaları bir başka avantajlarıdır! Bu gruptan tanıdıklarınız: Kesin Einstein, kayıtlara göre Beethoven, bendeniz, bir de hani apartmanda üst katta oturan teyzenin 40 yaşında, hâlâ iş bulamamış, gündüzleri sürekli uyuyan, gözlerinin altı sürekli mor dolaşan oğlu var ya, o! Gece kuşlarını, sabah insanlarından ayıran çizginin, yaşam tarzı ve zorunluluklarla ilgili bir durum olduğu söylenir. Bense yıllardır buna karşı çıkan bir gece kuşuyum!


MASALLAR UYUTMAYA YETMEZ 

Bebekliğimden beri, bu konuda, aileme çeşitli müşküller yaşatmış olduğumu, beni uyutmak için anlatılan masallar, söylenen şarkılar ve uydurulan oyunlardan biliyorum. Annemin "Akşam uyumayı, sabah uyanmayı bilmiyorsun!" cümlesi, en güzel saptamalardan biridir! Demek ki, benim gece yatmayı, sabah kalkmayı bilmememin, yazar olmakla falan alakası yok! Kısa bir zaman önce, bu savım, bilimsel olarak kanıtlandı! 
Canlıların saatlerini ayarlayan gen bulundu. Ve gece kuşlarında bu gen, mutasyona uğramış! Yani, bana, Einstein'a, Beethoven'a ve üst katta oturan teyzenin işsiz oğluna "Mutant,'' diyebilirsiniz! Ki belki ona zaten diyordunuz, onu bilmem! İnsan vücudu, günün 24 saat olmasına göre ayarlanmış. Yaşayan organizmaların çoğu, genleri sayesinde, güneşin olduğu saatlerde çalışmaya, yemek yemeye ve uyanık kalmaya meyilli! Işık gidince, vücut dinlenmeye geçiyor. Yeni bir deney; bazı farelerde bu genin mutasyona uğradığı ve vücudun diğer farelerdeki gibi 23.6 saatlik dilimlere göre değil, 27 saatlik bir güne göre çalıştığı yönünde sonuçlar verdi. Geceleri diğerleri uyurken, bunlar hoplayıp zıplıyor, yiyecek arıyor, sabah olduğunda kaşına kaşına uyumaya devam ediyorlar! Başka bir araştırmada ise gece insanlarıyla sabah insanlarının, aynı genin iki ayrı versiyonunu taşıdıkları ortaya çıkmış. Biyolojik saati düzenlediği yeni anlaşılan genin, gece kuşlarında "geç saatler'' ismi verilen, mutasyona uğramış hali bulunuyor! Artık o geni mutasyona uğratanlar, sabaha kadar gözcülük yapan atalarımız mı, yoksa benim gibiler mi bilinmez! Ama tıp dünyası, bu sabahlara kadar oturanları sağlıklı bulmuyor! Araştırmaların amacı, vücut ritimlerini düzene sokabilecek bir ilaç arayışı! 
Yani tıp, gece kuşlarını zorla sabah insanı yapma peşinde! Bu yazıyı yazdığım saat 02.27 civarında diyorum ki: Bize "Mutant!" diyebilirsiniz, "Geni bozuk!" da diyebilirsiniz! Ama bırakın dağınık kalalım! Gece kuşlarına özgürlük! ( G.B. )

Yatın uyuyun çabuk!

| 1 yorum

Uyumamak için ne kadar çok sebep var değil mi? Televizyondaki programın uzaması, ertesi günün planları, stres, içtiğiniz çaylar kahveler, çocuğun dertleri, üst katın gürültüsü... Hatta, gece hayatı, gevezelik, spordan, filmlerden, kitaplardan da geri kalmama çabası! Uyumak ya da uyumamak, işte bütün mesele bu! Altı saat uykuyla zımba gibi dolaşanlara hayranım! Bana en az sekiz saat gerekiyor. Üzerine bir saat uykuya dalmak, bir saat de uyanınca ayılmak için koy! Günde 10 saatim, sadece aklıbaşında, sakin, normal işlevlerini yerine getirebilecek kıvamda biri olmam için lazım! Altı saatin, uzun vadede kimseye yetmeyeceğini, gündüz uykularına ihtiyaç duyulacağını, tatillerde bünyenin çökeceğini, savunup dururdum. Neyse ki bilim, imdadıma yetişti ve beni haklı çıkardı!


ZOMBİ TOPLUMLAR

 Son haberlere göre insan neslinin devamı ve uygarlığın gelişimiyle ilgili en büyük tehlike, ne nükleer savaş, ne küresel ısınma... Uykusuzluk, dünya medeniyetinin sonunu getirebilir! Yapılan araştırmaya göre, 1900'lü yılların başında, insanlar döne döne, rüya göre göre, günde ortalama dokuz saat uyurken, bu sayı, günümüzde ortalama altı saate düşmüş! Bir millet, daha doğrusu birçok millet uyanıyor. Ve bir daha uyumuyor! Ve, evet, yine ben haklıyım, altı saat uyku, insan vücudu için asla yeterli değil. Ben söylemiyorum bakınız, tıp otoriteleri söylüyor! Ve aynı otoriteler, deli gibi çalışan, işten geri kalan zamanı gece hayatında, bilgisayar ve televizyon başında, sporda, şurada burada geçiren, uykusundan fedakârlık etmeyi alışkanlık haline getirmiş 'biz'lerden oluşan gelişmiş toplumlara'Zombi toplumlar' adını veriyorlar! Bu tür toplumlarda en yaygın rahatsızlıklar: Hızla kilo alma, sinirlilik, depresyon, sindirim sistemi rahatsızlıkları... Bütün bunların ana sebebi, yeterli uyku uyumama! Bunları bir yana bırakın, medeniyet uykusuzluk yüzünden daha büyük bir tehlikeyle karşı karşıya. Eğer önlem alınmazsa zihinsel yetiler ve bedenin göreceği zarar yüzünden, insan neslinin yaratıcılığı son bulabilir! Artık dünyada 'yenilik' diye bir kavram sözkonusu olmayabilir! Daha da kötüsü, var olan teknolojiler, yeni nesillere aktarılamayabilir! Uykusuzluk yüzünden ekonomik çöküş yaşanabilir! Gelişim ters bir sürece girebilir ve insan nesli ilerlemek yerine gerilemeye başlayabilir! İlginç bir öngörü değil mi? Oysa siz sadece biraz daha eğlenmek, bir yarım saat daha internette dolaşmak, azıcık daha çalışmak istemiştiniz! Tatil için planlarımı soranlara "Uyumak," diyorum! Bodrum olur, Çeşme olur, hiç fark etmez. Ama günde dokuz saat uyuyacağım! Aralarda esneye esneye, bir o yana, bir bu yana döne döne!Kendim için bir şey istemiyorum! Ama yeni nesillere bilgi aktarımı yapacak birilerinin kalması lazım! ( G.B. )
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Lanet olası | Kimsin sen

Fotoğrafım
Yay gibi eğri olaydım elde tutarlardı beni... Ok gibi doğru olaydım elden atarlardı beni...

Şeytanın ışığı seni buraya getirdi!

Ne istediğini biliyorum.

Sana bir muska vereceğim.

Kaderini değiştirecek.

Bunu takarken kimseyi becerme..

Yoksa ölürsün!


benlen ıletişime geç

akinsaglam@yahoo.com

Serseriler

sıkça okunanlar

bunlar iyi bunlar

 

bal dudaklarını yirim

üstad Andy Mckee

hastasıyım